13 Haziran 2010 Pazar

alper* vs 2.3 (sürüm notları)

Geçen günler birer birer oldukça farkedilmiyor elbet
peki ya toplanınca gelinen noktaya ne derdiniz
harcanan 8400 gün :| kalan belirsiz

ve geçen son 365 günde edinilen deneyimler
vs 2.3'te öne çıkacak özellikler kısa kısa

* daha paylaşımcı | ff.im *
* daha yararlı | first day @ turkcell *
* daha yollarda | günlük ortalama 100 km *
* daha beter meraklı | ay'ın arkası | turkcell heryerde *
* daha canlı | profesyonel parti insanı (teşekkürler başta tsag, gökhan ve şeyda) *
* daha pratik | müşteri memnunieti :) *
* daha deneyimli | acı deneyimler *
* daha neşeli | TS vs FB *
* daha da gönüllü | evsizler *
* daha ilginç | bu nasıl bi apartman *
* daha dikkatli | farketmediklerimiz *
* daha sistemli | segmentasyon şart *
* daha yarışmacı |GMC 2009 İLAN *
* daha sinirli | ttnet adamı deli etme! *
* daha umutlu | mars'a yolculuk vakti *
* daha bitmez bu sürüm notları :)) *

► Alper YILDIZ

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Doğru Zaman & Doğru Yer - British Council & Kingston University Competition

Yine bir merak üzerine başvurulan yarışmada gelen ikincilikle tekrar dedim ki "merak güzel şey" :) Yalnız bu kez daha önemlisi doğru zamanda doğru yerde olmayı başarmıştık.

Öncesiyle ve yarışma süreciyle o kadar heyecanla geçti ki zaman atlamak zor geliyor en kısa anı. Birçok üniversite öğrencisi gibi biz de üniaktivite'den öğrenmiştik yarışmayı. Linkten hâlen inceleyebilirsiniz yarışma hakkında mevcut tüm detayları. Sizlerin de farkedeceği üzere içerisinde yarışmanın ingilizce olduğuna dair en ufak bir ipucu dahi yok.

Başvuru için iletişime geçmemiz gereken Vera'ya attığım ilk mail'de gerçek hafiften açığa çıkar gibiydi. Sırf güzellik olsun diye ingilizce yazmıştım başvuru mailini. Oysaki nerden bilebilirdim yarışmanın tüm formatının ingilizce'den ibaret olduğunu :) Başvuru yaparken mail üzerinden ingilizce yazmak kolay gelmişti ama aklımda da bi tarafta yarışma full ingilizce olursa ne yapcağını düşünüyorsun diye soruyordum kendime. Ki daha başvurumuz tamamlanmamıştı. Ben sadece Vera'ya biz üç kişiyiz en az 5 kişilik gruplar olmalı demişsiniz, kalan 2 kişiyi yarışmaya yapılan bireysel başvurular arasından grubumuza katabilir miyiz diye sormuştum. Bu cevapları aldığımda ise artık bilgisayarımdan uzak istanbul dışında elimde cep telefonu ile mailleri takip etmeye çalışıyordum. Gelen mail'de bi formdan bahsediyordu ama benim o formu telefon üzerinden görüp doldurmama pek imkan vakit yoktu. Neyse hemen konuyu yarışma arkadaşlarıma paslıyordum ama biliyordum ki onların ingilizceleri benimkinden pek iyi değil hatta birisinin hiç yoktu. Ve korktuğum oldu. Hiç ingilizce'den anlamadığını söyleyen arkadaşımız Gökhan'a kalmıştı başvuru formlarının doldurulup istenilen bilgilerle Vera'ya iletilmesi. Gökhan bir sabah erkenden başvuru formlarıyla birlikte yarışma grubumuza verdiği HITTITES ismiyle Vera'ya dönüşünü yapıyordu ve yarışmaya katılım maceramız bir anlamda neticeleniyordu.

Şenlik haftasında olmanın dezavantajı insan unutuyor derdi tasayı :) İstanbul Üniversite'sinde Bahar Şenlikleri sürerken 15 Mayıs tarihi bize yarışmanın gününü hatırlatıyordu bir tek Gökhan hariç, evet evet yarışma başvurumuzu yapan arkadaş :D
Neyse iyiki önceden farkediyoruz da aman ha Gökhan, cumartesi sabahı kesin uyan yarışmaya gitcez diye uyuyana kadar tembih ediyoruz :d

Cuma gün ortasında, okulda bi derse giderken telefonum çalmaya başladı. Arayan bir sabit hat numarasıydı ve hiç tanıdık bir numara da değildi. Belli ki ilk defa aranıyordum bu numaradan. Bi tereddütle açtım telefonu. Açtıktan yaklaşık bi 15 sn sonra da farkettim ki karşı taraf ingilizce konuşuyor :D O an kafamdaki tüm sistemlerin ingilizceye dönüşümü ortalama 2, 3 sn almıştı. Ve hemen toparlayıp kelimelerin anlamını iletilen sorunun amacını çözüp, aklıma gelen ilk cevabı söyleyivermiştim telefonda. "yes yes we are coming" Yarın sabah geliyor musunuz, işaretleyelim mi diye soruyordu da arayan kişi. Sonra tabi aştım biran, saat kaçtaydı filan diye soruyorum ingilizce bilmiyor sanmasın diye :)
Neyse olay diğer takım arkadaşlarımın başına da gelmesin diye hemen acil mesaj gönderimi yapıyorum takım arkadaşlarıma. "yarışmadan arar ingilizce bişeler bahseden olursa we are coming deyin gitsin" :d diyordum.

Sabah uyanmış yola çıkmak için saatimi kontrol ederken takım arkadaşımız Gökhan'ın uyandığından emin olmak için bi kısa mesaj gönderiyordum ve Gökhan gayet kendinden emin şekilde sanki Hilton'u fethetmeye gidiyormuşuzcasına bi cevap dönüyordu. O an "bu iş tamamdır, bu yarışmayı biz bu cesaretle kazanıcaz" diyordum içimden.

Metrobüste giderken yarışmaya hazırlık amaçlı şeker yeyip beyin fırtınası yapıyorduk :) Ne üzerinde yapıyorduk sizce ? İnanın aklınıza gelmesi çok zor ama her toplu taşımada gözünüzün önüne gelen şey. Ayaktaki yolcuların denge sağlamak için tuttukları, yani adının ne olduğunu bilmediğim yukardaki tutulacak şeyler. Bunlar daha farklı ne işe yarar, nasıl geliştirilebilir diye aklımızı kurcalıyor, her seferinde gittikçe daha uçuk fikirlere ulaşıyorduk. En son misal benim aklıma gelen bi tanesinin sadece esnek lastikten yapılı olması. Yani tutuyosunuz esneyip gidiyor, tutmasanız da olur yani. Ama bu güzel bir reklam malzemesi olarakta kullanılacak tabi. Hani diyorlar ya esnek kredi imkanları gibi falan filan işte. Her neyse yolculuk süresince kafamızı bi şekilde çalıştırmıştı bu adı belirsiz tutacaklar ve gelmiştik Mecidiyeköy'e. Hemen hızlıca metro'ya geçip Gezi Parkı çıkışından Hilton yolunu tutmuştuk.

Girişte Kingston Uni'den sorumlularla karşılaşmıştık. Galiba en erken biz gelmiştik içerde kimseler görünmüyordu. Bi selam verelim içeri geçelim derken farkettik ki, elemanların hepsi ingilizce konuşuyor :) o an birbirimize bakıp yandık der gibiydik. Sonra tamam ben sözcü olur ingilizce aktarımları yaparım demiştim ama o kadar iyi olmadığımı biliyordum. Aslında büyük bir avantajımız vardı. Grubumuz 3 kişiden oluşuyordu. yani en az 2 en fazla 3 kişi daha katabilirdik grubumuza. Ve başladık etrafı incelemeye. Tek başına dolaşan var mı aramıza katalım grubumuzu sağlamlaştıralım diye. Ön sıralarda tek başına oturan Feyza'ya gözümüz takılmıştı. Hemen takım arkadışımız Şeyda, Feyza'nın yanına gidip konuşmaya geçmişti bile. Ve ilk sevinç anı Feyza'nın grubumuza katılmayı kabulüydü :) Ardından az da olsa derin bir nefes alıp grubumuzu 5.'ye tamamlayacak kişiyi aramaya aynı zamanda da açık büfe kahvaltı imkanlarından faydalanmaya bahçeye çıkmıştık. Feyza ise içeriye geçmişti.

Sabahın ilk saatlerinde Marmara Denizinin serin rüzgarı eşliğinde hafif kahvaltılıkları atıştırıyorduk portakal suyu eşliğinde. Ve bir an da yanımıza gelen Ozan olmuştu. Biraz konuşup tanıştıktan sonra Ozan'ın da aslına bireysel bir katılımcı olduğunu öğrenip grubumuza davet ettik ve Ozan'ın da teklifimizi kabulü bizi daha da motive etmişti. Artık grubumuz 5 kişiydi. En azından düşüncelerimizi daha net şekilde ifade edebilcek Ozan aramıza katılmıştı. Yarışma programını beklemeye geçmiştik böylelikle.

Yarışma salonuna döndüğümüzde bizi bekleyen bir sürpriz Feyza'nın da grubumuza bir kişiyi katmış olmasıydı. Canbey grubumuza altıncı kişi olarak katılmıştı ve grubumuz tamamen profesyonellerden oluşan bir grup oluvermişti bir anda. Sonunda çekirdek üçlü olarak Gökhan ve Şeyda'yla rahat bi nefes almıştık, ve bu işi başaracaktık.

İlk sunumlarla birlikte Gökhan'ın üzerindeki stres artmaya başlamıştı zira Gökhan her ne kadar başvuru maillerimizi ingilizce olarak atmış olsa da ingilizceden hiç çakmadığını kaç defa söylemişti. Biz de kısa tercümelerle onu da olaya dahil tutmaya çalışıyorduk. Ve artık gruplarda aktifleşme zamanı gelmişti. Son sunumlarda geçmiş dönemlerde yaşanmış 5 farklı durum hakkında bizim getireceğimiz çözüm önerileri için bilgiler paylaşıldı. Bunlardan birisini seçip üzerinde verilen sürede en iyi en uygulanabilir çözümü geliştirmemiz gerekiyordu. Seçme ve çözüm geliştirme süreçlerini de tamamladıktan sonra önemli olan sunumda fark yaratabilmekti. Az çok yarışmalarda kazananların diğerlerinden ne farkı olduğun görüyorduk. Sunumumuzu herkesin konuşacağı şekilde ayarlamıştık ve stratejimiz herkesin söz hakkı olduğu bir kişinin de sunumun kontrolünü sağladığı bir şekilde sunumu tamamlamaktı.

Çözüm getirdiğimiz konu, sektörde gelişmekte olan bir yazılım firmasının açacağı yeni departmana alacağı 70 yazılım uzmanı konusunda şirkete danışmanlık sağlamaktı. Dikkat edilecek önemli hususlardan bir tanesi bunlar herhangi bir ülkeden yazılım uzmanları olabilir aynı zamanda aileleri olabilen çalışanlar olmalarıydı. Çalışmalarımızı yoğunlaştırıp verilen sürede sunumumuzu hazırlamıştık. Sloganımız ise "Different Like Fingers, Coordinated Like Hands" olmuştu.

Diğer katılımcıların sunumlarını izliyorduk neler yapmış, neler planlamışlar gibisinden. Bizim bulunduğumuz 6 kişilik bölümde pek etkileyici bir sunum görememiştim. Ama bizim sunumumuz herkesin hoşuna gitmişti. Ve yarışma sonunda sunumumuzu ikinci kez yapmak üzere ilk 6'ya kaldığımız bilgisi veriliyordu. Ama nasıl olur derken kendimize gelip sunumumuzu tekrar canlandırmıştık. Ve yarışma sonucuna kadar beklemeye geçmiştik.

Son altıya kalan tüm gruplar sunumlarını tamamladıktan sonra, artık söz jüri'deydi. Yarışmacılar jüri'nin değerlendirmesi için bi süreliğine bahçeye çıkmıştı. Geri döndüğümüzde nefesler tutulmuştu. Biz çoktan toparlanıp gitmeyi düşünürken bir anda grup numaramız 12 anons edildi. number 12 deniliyordu. Önce inanamadık, başka bi 12'mi var diye etrafımıza baktık, sonra grup adımımız HITTITES söylenilince emin olarak sahneye çıktık. Ve bizle beraber ikinciliği paylaşan diğer grupta anons edildi. Runners Up diye hitap ediliyorduk acaba o ne demekti diye geçiriyordum içimden. Taki yerlerimize geçip birinci olan grup anons edilene kadar. Demekki bizler ikinci olmuştuz. Yine de biliyorduk ki sadece doğru zamanda doğru yerde olarak böylesine bir yarışma da güzel bir başarı elde etmiştik. Neden başka yarışmalarda da kendimize olan güvenimizle böylesine eğitici güzel fırsatları kaçıralım ki. Artık hep doğru zamanda doğru yerde olacaktık.

Sonlara doğru kısa kestiğim bölümler var ama yapcak birşey yok. Biraz daha beklersem daha da kısaltmam gerekecek. Neler yaşadığımızı hatırlayıp kağıda dökmek pekte kolay birşey değil. Sağlıkla kalın Saygılar Sevgiler Teşekkürler.


► Alper YILDIZ
®
http://alperyz.com

15 Şubat 2010 Pazartesi

Hiç Pazar günü boş geçer mi, hele de çalışmıyorsan

Pazar günü sabahın altı buçuğunda insan ne diye uyanır sanki. Hem gece kıtalarası seyahat yapıp on iki buçuk gibi evine gelmiş ve üstüne de üçte uyumuşsa. Motivasyon için tek ihtiyaç yapacağın işe inanmakmış tekrar gördük ki. Ne mi yaptık işte aşağıda orjinal iletiden alıntı.

" BilgiTog ATAK
Umut’u Boyuyoruz (14 Şubat 2010 Pazar)
Umut Sokak Çocukları Vakfı’nın gençleriyle birleşerek Umut Sokak Çocukları
Vakfı’nın Bakırköy’deki yurdunu boyayacağız. Hem boyamanın zevkini hem de
birlikte bir şeyler paylaşmanın heyecanını yaşayacağız. Bu alanda epey fazla
gönüllüye ihtiyacımız var.
"

Sorarım sizlere, sokaklarda yaşayanlara önyargıyla potansiyel tehlike gözüyle bakmıyor musunuz? Oysa bilirmisiniz ki onlar asıl gerçek tehlikenin tam içinde. Lütfen kendi ağızlarından dinleyin. Bizler de bugün onların yalnızca bir kısmının Umut Sokak Çocukları Vakfı'nın Bakırköy'deki yurdunda kalmakta olan 30 kadar evsiz'in yanındaydık. Birlikte bir şeyler paylaşmanın heyecanını yaşamak için. Onlara unutulmadıklarını hayatın bir parçası olduklarını hissettirebilmek için. Şu an onları diğer evsizlerden ayıran en önemli farkın barınaklarının (yurtlarının) temizlik ve boyasını onlarla birlikte yapmak için. Aslında devletin desteğiyle ayakta durması gereken bu yurt, yıllardır sadece yapılan bağışlar ve gönüllülerin katkısıyla ayakta duruyor. Biz de gönüllüler olarak onlara elimizden gelen desteği vermeye çalışıyoruz. Şu bi gerçek ki hepsi geçmişlerinde sokaklarda yaşamak zorunda kalmış olan bu kişiler, geceleri banklarda, boş binaların kenar, köşelerinde sabahlamış, yeri gelmiş bali, tiner çekmiş, alkol, uyuşturucu kullanmış olabilirler. Bu onlara bakış açımızın ön yargılarımızdan ibaret olmasını yine ve yine gerektirmez. Esas önemli olan bu insanların geçmişlerinde yaşadıkları sıkıntıları unutmalarını ve hayata aktif bireyler olarak katılmalarını sağlamak olmamalı mı dersiniz.

Sabahın daha 9'u. Birlikte tanışma oyunlarının ardından kahvaltı faslı ve artık işe koyulma zamanıydı. Hemen o an kurulmuştu profesyonel boya ve temizlik grubumuz :) Eline fırça alma tecrübesi bile olmayan üniversite gençliğinden oluşan grubumuz yurtta kalanlardan birisi olan Kaya abi'yle beranber üst düzey performans gösterek akşam 5'e doğru bize verilen odaların temizlik ve boyasını tamamlamıştık. Çalışma süresince de dinlenirken aralarda yurtta kalanlarla uzun uzun olmasa da beşer onar dakikalık sohbetlerimiz konuşmalarımız oldu. Sokak yaşamı hakkında uzaktan gördüğümüz düşündüğümüz dışında, birinci ağızlardan dinlediklerimizle sokaklarda adeta vahşi yaşam kurallarının geçerliliğini öğreniyorduk. "Eğer sen onu öldürmezsen o seni öldürecek. Kısaca sokaklarda her an karşı karşıya kalınan durum ya öl, ya öldür ya da polise git seni sınır dışı etsin gibi bir döngü. Habere bir gözatın. Sizce bu olayın sorumlusu kim? Sokaklarda yaşamak zorunda kalan Bedrettin, sokaklarda yaşayan değil sokaklarda çalışmaya zorlanan çocuklar tarafından öldürülmeye çalışılıyor. Karışık görünse de esas tehlike altında olanların evsizlerin ta kendisi olduğunu farkettim sanırım.

Peki ne mi yapar bu insanlar orda? Geçmişlerinde yaşadıklarından aldıkları derslerle hayata sıkıca bağlanmış olduklarını farkediyorsunuz ilk planda. Bir çoğu farklı iş sektörlerinde rol alabilmek için yakaladıklerı eğitim fırsatlarını değerlendiriyor. Eğitimlerini tamamlayıp çalışma hayatına geçecekleri kendi gelirlerini elde edecekleri günleri bekliyor. Öyle yaşlı insanlar olduklarını filan da düşünmeyin bi çoğu genç yaşıtlarımız en büyüğü de konuştuğumuz kadarıyla bizim çalışma grubumuzdaki 33 yaşında olan Kaya abi'ydi. 5 aydır elektrik üzerine eğitim almaya devam ettiğini söylüyordu.

Bu yurdu belki her gün görüyorsunuz. Şirinevlerden İncirli yönüne giderken yolun sağındaki boş arazide yan yana sıralanmış tek katlı prefabrik konutlar. Evet, Ahmet Cömert spor salonunun orası.

Şimdi biliyorum soracaklar 14 şubat'ta ne yaptın diye meraklılar. Kısa ve öz cevap vericem.
"Çok çalıştık, ertesi gün yorgunluktan zor uyandım." Artık ne anlarsa anlasın beni ilgilendirmez :)

Çalışmamızın öncesi ve sonrasını görüntülemeye çalıştım fotoğraflarla. ilginize.
?ui=2&view=att&th=126d15336a41d4a0&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126d15336a41d4a0&zw?ui=2&view=att&th=126d15294cee6bb5&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126d15294cee6bb5&zw?ui=2&view=att&th=126d152d931f1575&attid=0.1&disp=attd&realattid=ii_126d152d931f1575&zw

Alper Yıldız
® http://alperyz.com

04 Şubat 2010 Perşembe

Günün ardından, acı deneyimler

(03.02.2010)
Önceki gün eve dönüş yolunda yorucu geçen 3 saatlik yolun ardından gece boyu devam edecek kar yağışının da haberini aldığımda sanki bu sabah her tarafı kar kitleyecek ve kimse yerinden kıpırdayamıycak sanmıştım. Oysaki tam aksine ben bile bugün yerimde duramayıp İstanbul'u keşfe çıkmıştım. Hep bilindik yerlere gider tekrar tekrar görmekten sıkılmaz ama bir yandan da aklımda yoldan geçen bi otobüse binip nerelere gidiyor görmek vardı ve bu soğuk günde bir nebze bu hayalim gerçeğe dönmüştü.

Ve sabah olmuş uyanmıştım. Perdenin aralığından sokağa bakmadan önce aklımda heryeri bembeyaz görmek vardı ama gece yağan kar on gün öncekini aratır gibiydi söylentilerin aksine. Sadece binaların çatıları beyaza bürünmüş, arabaların üstü neredeyse tertemizdi. Yani o beklenen felaket gün senaryoları sabahın ilk saatlerinde yalan olmuştu. Ve bu bana aklımdaki planları gerçekleştirme fırsatı sunmuştu. İstanbul'da beşinci yılım olmasına karşın hâlâ takımımın bir maçına dahi gidememiş takımımı canlı olarak izleyemeştim. Ama bugün kararım kesindi ve artık o maça gidecektim. Sonuç düştüm olimpiyat yollarına.

Yolda kuzen'e uğramak iyi fikirdi maça tek başına gitmektense kuzeni kandırabilirdim en azından :). Fenerli kuzeni Trabzon maçına Trabzon taraftarları arasına götürmekte ayrı bi konu ama olsun güzel olacağından emindim. Beraber çıktık yola tabi öncesinde gerekli ulaşım bilgilerini google ve iett.gov.tr'den toplamıştım. İnternette rastladığım çeşitli ulaşım önerileri arasından aklıma en çok yatan helikopterle stada gitmekti ama şimdi helikopter nerden kalkıyor nasıl kiralanıyor bilmediğimden iett'ye tabi olmuştuk :)

Durakta planlar arasındaki binmemiz gereken ilk otobüsü bekliyoruz. Dakikalar geçiyor ama ne gelen var ne giden :S var bu işte bi sakatlık deyip bir anda hareket amirliğinde bitiveriyorum. Aldığım cevaplar gayet bitirici sözler "arıza, kaza durumlarında yapılacak birşey yok, başka otobüs olmadığından bir sonrakini beklemelisiniz" o an içimden iett'ye sayıyorum ama her neyse bir şekilde muhtaçtık. Bu muhtaçlık görüyorsunuz o kadar acı bir durum ki siniriniz tepenizde bile olsa haklı tepkinizi gösterirken daha pasif ve sakin olmanızı gerektiriyor. Her neyse canınız cehenneme der gibi ordan ayrılırken duraktan kalkmakta olan bir otobüs dikkatimizi çekti ve atladık artık kısmet nereye götürürse. Tabi sorduk stada gidiyor musun diye, adam da en yakın bu geçiyor deyince kriz anında başka da çözüm olmayınca haydi atla.

Ht15 hemen iett otobüs hatlarından otobüsün güzergahını açar nerdeyiz takibe başlarım. Gitmemiz gereken topu topu 7 duraklık mesafeyken farklı otobüse binmemiz bize 32 durağa mal olmuştu. Öyle yerlerden geçiyoruz ki, burası istanbul deseler benzetemezsiniz. Beyaza bürünmüş geniş araziler arasında kısmen yıkılmış naylon barınaklar ve seralar. Yola devam ederken bir dağlık tepelik araziden geçiyoruz ve sağda bir tabela dikkatimizi çekiyor. Nükleer araştırma merkezi. Heryerde onu görmeye çalışıyoruz ama nafile. Galiba gölün altına kurulmuş bir türlü denk gelemedik. Tepelerin arasından yola devam ederken ufukta stad gürünmüştü. Şoförde görmüş olacak ki bir durak sonra burda inmelisiniz dedi ve indik. Indiğimizde stad tepelerin ardında kalmıştı ve sadece ne tarafa gitmeniz gerektiğini ogrenebilmiştik. Kenardan kenardan karların arasından ilerlerken yolda aynı kaderi yaşayan taraftarlar olduğunu görüyorduk. Yaklaşık bir bir buçuk kilometre tepelerin arasında karlı yollardan geçerek bir şekilde ulaşıyoruz stada ve dakka on olmuş. Bu kadar eziyete rağmen iyi zamanlamaydı.

Tribünler her zamanki gibi ibb tarafı gözle sayılacak kadar azdı. Sanırım bunun sebebini anladınız. Bu taraftar her maç için bu çektiğimiz eziyeti çekerse daha maça gider mi. İbb'nin taraftarı yok denecek kadar az diyoruz ya tam bundan işte. Trabzon taraftarına diyecek bir şey bulamıyorum zaten. Maç süresince tezahürat "bize her yer trabzon" , aralar da maç süresince toplam 17 sarı kart gösteren hakem aleyhinde iyi niyetli sloganlar. Dakikalar 87 olmuştu hatalarımızdan ötürü kaybedeceğimiz maçta bir anda hakem penaltı noktasını gösterdi. Tam kurtulduk derken yine sahneye Umut çıktı ve her zaman ki başarısını göstererek topu kalecinin üzerine vurdu : / Bu kadar süre baskı kurmuş takımımız nasıl bir gol bile atamaz derken pozisyonun devamında kazanılan kornerde kafalardan seken topa maç boyu hatalarıyla tepki çeken Cale son kafa vuruşunu yaparak golü takımımız adına yazdırmıştı. Kalan bu kısacık sürede yine umut'la mutlak pozisyonlar yakalamamıza rağmen değerlendiremeyince sahadan biraz mutsuz ayriliyorduk ama olsun deplasmanda alınan beraberlik tur için avantajdır her zaman.

Maç sonu taraftarın sahayı boşaltma süresi etkileyiciydi. Stad bu açıdan gayet güzel yapılmış diyebiliriz ama stadı boşaltan taraftar ne yapacak orası bilinmiyor. Koşan bir grup gördüm bi an, peşlerinden gitmeyi düşünene kadar stad önünde bekleyen minibüs'ün hınca hınç dolduğuna şahit olduk ve arkadan geliyor diyerekten giden minibüsün ardından adeta kaderimize terkedildik stadın yanı başında. Ne gelen var ne giden bekledik on on beş dakka. Artık polisler staddan ayrılmaya başlamıştı. Anlaşılan geride kimse de kalmamıştı. Sonunda çareyi polise sığınmakta bulmuştuk biraz konuşaraktan polis minibüsünü bizi en yakın otobüs durağına götürmesi konusunda ikna etmiştik. Bu ıssız tepelerden nihayet kurtulmuştuk :)

Sürprizler bitmiyordu. Günü sonları eve dönmüştüm artık, önceki yazımda bahsettiğim depremde ilk yıkılacak olan. Haftanın üçüncü gününde ikinci kez elektrik sistemi arıza çıkarmış tüm apartman karanlığa gömülmüştü. Kombinin de elektrikle çalıştığını öğrendiğinden içerinin önceki geceden kalma sıcaklığına şükrediyordum ve yerime uzanıp bu satırları yazmaya başlamıştım. Aynı gün içinde bu kadar tecrübe edinmek demek ağır gelmişti ki uyuya kaldığımdan ancak iş çıkışı eve dönerken yazımı tamamlama fırsatını bulmuştum :)

teşekkürler
by SymbianS60 Mobil Ofis

02 Şubat 2010 Salı

Depremde ilk yıkılacak

Uzun zaman oldu yeni mekanımıza, merkezdeki yeni evimize taşınalı. İlk izlenimler ve geri bildirim vakti geldi de geçiyor oysaki. Ama hâlâ ısınabilmiş değilim bu apartmana. Öyle ki iki günü bile birbirine denk değil. Örneklerle anlatmak daha kolay olacak sanırım. Hem o kadar çok gariplik var ki atladıklarım mutlaka oalcaktır. Hatırladıkça eklerim artık.

Meşhur asansörümüz...
Bu konuda hiç şüpheniz olmasın bindiniz mi inme garantisi olmadığını hissettiriyor. Bigün çalışıyorsa ertesi gün muhtemelen bozuluyor. Eğer 5. kattan yukarda oturuyorsanız keşke çalışsa da olmazsa içinde kalsam diyorsunuz ama nafile. Tırmanış başlıyor. Kapısında üç kişilik yazdığına aldanmayın, iki ince eleman zor sığıyor. Bir kalın bir ince de ise aşağı doğru gitme ihtimali artıyor. Yalnız tam otomatik biner binmez düğmeye basın halatları koparmış gibi gidiyor.

Yıllanmış telefon hatlarımız...
Evde olmazsa olmaz internet bağlantısı için ttnet'le irtibata geçilir. ttnet'ten 8 Mbit'e kadar paket satın alınır. Bağlantı servis sorumluları tarafından gelinir yapılır. Herşey tamam gibi ama nerde o günler. 8 Mbit internet bağlatmışız ama youtube'da bir video izlemek için yine yüklenmesini bekliyoruz :S E nasıl oluyor bu deyip bi test yaparım ki, download 2,1 Mbit upload 0,5 Mbit. Kısaca sonuçlar rezalet neredeyse. Bir sinir, bir sinir ararım ttnet'i ne bu kardeşim 8/2,1 kaç yapıyor farkında mısınız derim. Eleman bu bile iyi demez mi :d Neyse artık diycem ama son sözleri gayet çarpıcıdır. Sözleşmede 8 Mbit değil, 8 Mbit'e kadar hızlı diyoruz demez mi. Daha sözüm kalmıyor bunun üstüne. Başarılarının devamını diliyor kapatıyorum. Günler geçiyor bu eziyetle vee sonunda bir pazar sabahı uyanırım ki internet hepten gitmiş. Acilen ttnet aranır pazar sabahın köründe. Arıza kaydı falan filan bişeler dediler emin olamadım o sıralar sosyal medyada atağa kalkan ttnet'e ff üzerinden mesaj da atılır. Cepten yazıyorum tabi. Pazar Gün ortası saat 1 gibi Merhaba Alper Bey ? diye kapı çalar. Bi de ne göreyim ttnet'ten gelmişler :d Bi şaşkınlık bi şaşkınlık acaba ne iş derken laf zamanla açıldı. Eleman der ki, rekabet artık daha ciddi müşteri memnuniyeti için 24 saat hizmetteyiz. İyi çok güzel neyse bizim arızaya geldik tekrardan. Diyorum ki neden bize 8 Mbit internet gelmez daha nereye gidelim santralin üst katına taşınacak halimiz yok ya. Santrale 50 metre mesafedeyiz. Yetmez mi ? Ve elemanın bitirici cevabı gelir. Apartmanda nerdeyse 25 yıllık kablolar kullanıyor. Bu hızı aldığınıza sevinmelisiniz.

Daha ne bozulabilir ki demeyin, hidrofora geçelim :)
Bu hidroforda neyin nesidir önce bi bunu tanıyalım. Bu hidrofor tahminimce yüksek katlara su çıkmasını sağlayan bir su pompası gibi birşey. Bunu nasıl tahmin ediyorum dersiniz. Şöyle ki bir gün yine apartmanın girişinde meşhur asansörün gelmesini beklerken orda bi duyuru panomuz var. Her türlü felaket haberi ordadır. Bir de ne göreyim "Hidrofor bozuldu, sistem yenilenecek". şu şu fiyat bu bu fiyat hidrofor'u oluşturan tüm parçaların ücretleriyle birlikte tek tek içeren bi liste koymuş yöneticimiz sağolsun, toplam 1500 tl. Bu kadar para edecek ne varken hidroforu oluşturan tüm parçaları da tanımış olmakla birlikte demek hidrofor bu işe yarıyormuş dedirtiyor işte insana:) Eve çıkılır ve test yapılır. Acaba herşey yolunda mı diye ama sonuç olumsuz. Sular maksimum 3 sn akıyor ve sonra sesi soluğu kesiliyor. Çeşmelerden su akmaması ne gibi sorunlar doğurur daha yazmama gerek yok sanırım.

Bitmedi, gel gelelim elektrik tesisatına
Yine bir akşam üstü. İş çıkışı eve dönülür apartman giriş kapısı açılır ve ne göreyim. Bi kaç insan ellerinde el fenerleri kapının hemen arkasında bi inceleme araştırma durumundalar. Ne olmuş diye sormama gerek kalmıyor. Zaten göz gözü görmüyor. Elemanlar aralarında konuşuyor TEK'in numarası kaçtı filan diye. Birisi diyor belediye başkanını aramamız gerekiyor birisi de elinde kontrol kalemi faz toprak ölçümü yapıyor :) Sonuç yine aynı. Kaç yıllık kablolar böyle arada arıza vermesi normal. Ben de safça arızanın giderilmesi kaç dakka sürer diye soruyorum. Elemanların biraz yüzü gülüyor. Kısmet deyip dönüyorum geri. Çünkü daha bir önceki gün öğrenmiştim kombi'nin de elektrikle çalıştığını :d Karanlık ve soğuk bir evde insan ne yapsın...

Bunu da ekliyim de şimdilik tamam.. Yan komşunun çocukları
Çocuklar her gün sabah erkenden uyanır mutlu bir şekilde eğlencelerine oyunlarına başlarlar. Ara sıra sesleri yükselir sonra sakinleşirler. Muhtemelen oyunlarının ortalarına doğru biraz etrafı karıştırmış oluyorlar ki vahşi bir ses yükselmeye başlıyor çocukların üzerine ve ortalık bir anda sus pus. Kadının biraz sinirleri bozuk olsa gerek ki çocuğun birine öylece bağırıyor. "Seni akıl hastanesine yerleştiricem!" Şimdi çocuğun yerinde olsam seni ordan nasıl çıkardılar diye cevap verirdim ama çocuğa yazık olurdu :d ve daha bi ton laf kadının çocuklara sarfettiği, çocukların da bu ne diyor diye düşünüp anlayamayacağı. Burdan da anlıyorsunuz ki apartmanda bir toplu yaşam sözkonusu. Yan odada neler oluyor misafir gelmiş mi neden bahsediyorlar filan sohbete katılabilirsiniz yani :)

Vee tüm bunları alt alta koyup taraf tarafa toplayınca bizim bu binanın depremde ilk yıkılacak bina olma ihtimali diğerlerinden bir hayli fazla olmuyor mu dersiniz !


► Alper YILDIZ
► a.alperyildiz[at]gmail.com

® http://alperyz.com
Sent from Cihangir, İstanbul, Turkey